BİZİ TAKİP EDİN
İSTANBUL, TURKEY
27 OCAK 2010 / 17:00

prenses bir kar tanesi idi!




Güle güle kar tanesi 

      Küçük bir kız çocuğuyken annem eve dönene kadar bana anneannem gözkulak olurdu. Anneanneyle büyüyen bütün çocuklar gibi ben de ondan bir sürü masal dinlerdim. Bir sürü uydurma hikaye, bazen basit ama bilgece sözler... Bir kış günü dışarda lapa lapa kar yağarken birlikte camdan dışarıya baktığımızı hatırlıyorum. Bugün bile huzur ne diye soracak olsalar, anneannemle sakince yağan karı seyrettiğimiz o an aklıma gelir. Anneannem sanki ben bir yetişkinmişim gibi bir ara bana dönüp şöyle demişti o gün:

- Biliyor musun? Gökten o kadar çok kar tanesi iner ama bunların hepsi de her ne hikmetse birbirine değmeden yere ulaşır.

      Ben bu basit ama şaşkınlık verici bilgi karşısında kalakaldığımı hatırlıyorum. Birbirlerine hiç değmeyen kar taneleri mi? Nasıl mümkün olur, rüzgar estiğinde de mi değmezler! Anneanneme bunları hiç sormadım çünkü o bana bunu sır verir gibi söylemişti ve o günden itibaren de gökten süzülerek inen milyonlarca, trilyonlarca kar tanesinden hiçbirinin bir diğerine dokunmadığı bilgisi ikimiz arasında kalacaktı. Böyle kutsal bir bilgi paylaşımında soru sormak olmazdı. Anneannem dediğine göre bu doğruydu ve kim bilir belki de yıllar sonra da ben de bunu torunlarımla paylaşacaktım.  

      Yıllar sonra bir yetişkin olup da anneannemin hikayelerini unutacak yaşa geldiğimde hüzünlü bir karşılaşma bana anneannemin sakince süzülen kar tanelerini hatırlattı. Hiç beklenmedik bir anda, çocukluğumun en huzurlu günlerinden birinde bir mucize olduğuna karar verdiğim o zarif kar tanelerinden birine rastladım. Kış aylarından biri değildi. Aylardan herhangi bir ay, günlerden herhangi bir gündü. Bir zamanlar görkemli olan şehir surlarının yanıbaşında, sahipsiz ruhları koruyup kollamak için seferber olmuş insanlara rastladım. Binlerce terkedilmiş ve sahipsiz köpeğin arasında bir küçücük köpecik ruhuma aynı çocukluğumun kar taneleri gibi süzülüverdi. Bu küçük mucize varlık anneannemin kar taneleri kadar beyaz, tertemiz ve saflık doluydu. Giriş kapısından başlayarak etrafımı saran bir sürü sevgi dolu köpeciği görünce ne yapacağımı bilemedim. Hepsiyle biraz da olsa ilgilenerek hasta miniklerin olduğu bölüme ulaştık. İlk önce çenesi kırık ve bir gözünü kaybetmiş olan minik karşıladı bizi. Sonra diğer afacanlar sevilmek için sıraya girdiler. Sabırsızlıkla birbirlerinin üzerine atlayarak bana ulaşmaya çalışan hasta ama bir o kadar yaramaz ve dünya tatlısı köpecik etrafımı sardı. Yalnızca bir tanesi yerinden kalkıp da yanıma gelmemişti. Yan gözle ona bakıp, eh sen bilirsin yaramaz şey, öyleyse ben de diğerlerini severim diye düşündüm. Bu arada, "Hayatım şununla da ilgilensene biraz" diye yineleyip duran eşimin ısrarıyla bana yaklaşmaya zahmet etmeyen miniğe yaklaştım. İşte o zaman anladım minik kar tanesinin felçli olduğunu. Benim ilgimi çekmek için olanca gücüyle kafasını sallıyor bana doğru atılmaya çalışıyordu. Bense onca zaman bunu fark etmeden orda durmuştum. İsmini Prenses'ti. Bir kar tanesi kadar zarif ve güzel, küçücük bir prensescik. Küçük başıyla titreyerek bana daha da yaklaşmaya çalışırken küçük çenesini avucumun içine aldım. Varlığından kimsenin haberdar olmadığı, önemsiz, sessiz, kendi halinde bir kar taneciği gibiydi. Dünyada ancak bir kar tanesi kadar yer dolduruyor olmalıydı. Onu sahiplenenler de böyle düşünmüş olmalı ki, hiç düşünmeden, hiç önemsemeden, gerekli aşılarını yaptırmadan bu dünya güzeli periyi sokağa atıvermişlerdi. Prensescik gençlik hastalığına tutulmuş ve zayıf bedeni bunu kaldıramayınca felç kalmıştı. Bize geldiğinde cesetten farkı yoktu dedi Meral Hanım. Ama şimdi capcanlı, hem de sevgi dolu. İçim umutla doldu. Bu kadar küçük bir yaratığın içinde bu kadar sevgi olursa elbette iyileşmesi kaçınılmazdı. Zaten durumu iyiye gidiyordu. Minik kar tanesiyle ve diğer afacanlarla vedalaşıp boğazımdaki kocaman düğümle eve döndük.

      Bir süre sonra kendimi yine surlar, deniz ve sahipsiz ruhların kesiştiği yerde buldum. Prenses'i yine göreceğim diye içimde bir kıpır kıpır bir çocuk heyecanı... Sevdiği mamadan da getirdim bu sefer. Ama yemek saatleri değildir diye sormaya bile çekinerek getirdiğim mamaları girişte bırakarak hasta miniklerin bölümüne doğru ilerledim. Bunun bir ritüel gibi olduğunu fark ettim. Bu zamanın dışındaki yerde yalnızca yürümek mümkün değildir, ileri doğru giderken iki yanınızda sıralanmış bu unutulmuş ama iyilik dolu ruhları sevip okşamadan ilerleyemezsiniz. Hepsini sevip hiçbirini kıskandırmamaya çalışarak, böylece hastalar koğuşuna varırsınız. İşte benim kar taneme rastladığım yer. Hareket edemeyen minicik bedenine inat gözlerinden fışkıran enerji ve sevgiyle büyülendiğim yer. İkinci karşılaşmaya kadar günlerce rüyalarıma girmesi de gözlerindeki o ısrarlı sevgiden olmalıydı. Yine oradaydı miniğim. Bu sefer sol tarafta odanın dip koşesinde. Yine hem hareket edemeyip, hem de enerjisinden kanatlanıp uçacak gibi bana doğru atılmaya çalışarak, yine oradaydı. Diğer hasta canları kıskandırmadan, minicik suratını avucumun içini alıp sevdim kar tanesini. Bu sefer emindim, bu yaramaz öyle yaşam dolu ki, alt edemeyeceği bir hastalık olamaz. İyileşecek Prenses. Evde iki köpeğe bakamayız diyen eşimi kandırıp Lilo'ma kardeş olarak onu sahipleneceğim, işte o zaman prensesler gibi yaşayacak minik kar tanesi.

      Sonraki haftalarda hep bir sürü önemsiz iş yüzünden gitmeyi erteledim. İnsanoğlunun bitip tükenmeyen önemli mi önemli dünyevi işleri! Yarın giderim o zaman diyordum, olmazsa yarın. Önce bir taşınalım, ev yerleşsin iyice, ondan sonra giderim. Şu doğalgazılar gelsin, şu telefon da bağlansın, ondan sonra. Ve nihayet kışın en soğuk günlerinden birinde, minik canlara biraz yardım götürmeye karar verip yola koyulduk. Prensesime ve diğer hasta bebeklere mama aldık önce. Sonra da denizde yalnızca bir damla olacak yardımımızı ulaştırmak için barınağa vardık. Durum içler acısıydı. Sular donmuş, kanalizasyon boruları bile soğuktan çalışmaz hale gelmişti. Gönüllü melekler bir koşuşturma içindeydi. Ben yine çekindim kar tanesini sormaya. Ama bu sefer eşim benden önce davrandı. Prenses'e mama getirmiştik dedi. O zaman Meral Hanım durakladı. Ah, dedi. Ben hemen eşimin patavatsızlık yaptığını düşünüp söylediğini düzeltmeye giriştim. Sonuçta binlerce köpek ve yüzlerce hasta ve yavru bebek arasında bir tanecik kar tanesini sormak ayıp olmuyor muydu? Araya girip, tabii biz bırakalım isterseniz en hasta olanlara verin mamayı gibi bir şeyler söylemeye çalışırken, Meral Hanım'ın ağzından dökülen cümleyi duymayı bir an için kulaklarım reddetti. Sonra söylediğini duyunca da bir an için zihnim algılamayı reddetti. Ne demekti bu şimdi? Nasıl olur? Ne demek olur Prenses'i biraz önce kaybettik. Belki de yanılıyordu. Sonra anlatmaya başladı, felçli hayvanlarda iç organlar... Hiçbir şey anlamadım ya da dinlemedim. Sonra yine utandım kendimden. Milyonlarca, milyarlarca kar tanesi arasından yalnızca bir tane kar tanesi. Binlerce sahipsiz, atılmış, unutulmuş köpek arasından yalnızca bir tanesi. Daha fazla soramadım.

      Doğanın yarattığı en güzel, en iyilik dolu, en yaşam enerjisiyle dolu ruhlardan birini daha insanoğlu olarak unutulmaya terkettik. Minik Lilo'mla günlerdir karlarda gezip duruyoruz. Bütün köpekler gibi karlara bayılıyor. Mutluluktan uçarcasına hoplayıp zıplıyor, o koca burnunu karlara sokup çıkarıyor, bazen merakına yenilip karın tadına bakıyor. Prenses ise karlı bir günde, karda hiç koşamadan, karların içine burnunu gömüp sonra da beyaz bir burunla şaşkın şaşkın etrafına bakamadan insanoğlunun düşüncesizliği yüzünden eriyip gitti. Meral Hanım bir yandan koştururken beni avutmaya çalıştı, üzülme dedi, daha ne Prenses'ler var, her gün yenileri geliyor. İnsanoğlu yaşam hakkını yalnızca kendine yakıştırmaya, olanca şımarıklığıyla bu minik ruhları oyuncak gibi yerden yere vurmaya hep devam edecek. Hep daha ne Prenses'ler var, diyeceğiz. Önemsiz, korumasız, sessiz, dilsiz kar taneleri... Gökten milyonlarca, trilyonlarca kar tanesi düşermiş de hiçbiri bir diğerine değmezmiş. Bir tanesi benim ruhuma değdi bu sefer. Güle güle kar tanesi. Güle güle küçük Prenses. umut                           Şevin Hancı.27ocak 2010
Sevgili şevin arkadaşımızın duygu yüklü yazısına ekleyeceğim bir şeyler var.Yedikule darülacezesinde yaşamak da olan 15 felçliden biri olan güzel prenses ne yazık ki melek oldu.2500 köpeğin bulunduğu barınağımızda her canlının yaşam hakkı olduğunu kabul ederek ve gönüllülük esasına dayalı hizmet verdiğimizden dolayı prenses kızımız da diğer felçlilerde biz gönüllü anneler için çok özellerdi.Soğuk kış günlerinde odada olmasına rağmen gönüllümüz gonca abla ona güzel pembe kapşonlu polar dikmiş ve giydirmiştik.Çok yakışmıştı  demekki son hatıra imiş bu fotoğraf.
Felçli olmanın verdiği yeteri kadar hareket edememek doğal olarak bir müddet sonra iç organları da etkiliyor o nedenle biz gönüllüler bu tür felçli ler için hep gönüllü aileler arıyoruz.Biliyorum tabii felçli bir köpeğe bakmak çok zor ama çok çok zor değildi.

Tamamen ona yuvasını açacak bir aile bulabilse idik belki daha özel ilgi ile daha fazla yaşayabilirdi prenses.Keşke keşke hep keşke ler hiç olmasa .Giden gittikden sonra ki acı ile baş başa kalıyoruz.Saf kan ırkların vucudu diğer felçli sokak köpekleri gibi dayanıklı değil ,dirençli değil hemen pes ediyorlar.
Umarım bir daha barınağımıza  saf kan bir felçli köpeğimiz gelmez ve biz bu üzüntüyü yaşamayız.Veya da gelir gelmez hemen yuva buluruz.Tek temennimiz bu.Çok ama çok üzgünüz yedikule ailesi olarak..
Dileğimiz tüm köpeklerimiz yuva bulsun, yedikule  barınağı onların kalıcı değil (yani son durakları )l ölene dek bakılacakları asla terk edilmeyecekleri yuvalar bulana kadar ilgi sevgi şevkatle bakılacakları barınakları olsun.